Merak Ettikleriniz Hakkında Bilgi Alabileceginiz Bir Blog Ve Artık Çok Daha Fazlası..


25 Ağustos 2015 Salı

Kendi Kendini Hipnoz (Oto-Hipnoz)

Kaynak 1
Kaynak 2



KENDİ KENDİNİ HİPNOZ (OTO HİPNOZ)
Bir kişinin kendi kendini hipnoz edemiyeceğine dair eski bir inanç vardır ve bu hipnoanaliz için de geçerlidir.
Hipnoanaliz gıdıklama veya gıcıklanmaya benzer. Kişinin kendi kendini hipnoanaliz etmesi oldukça zordur. Yine de rahatlama, anestezi ve sınırlı diğer durumlar için self hipnoz uygulanabilir ve de sürekli durumlar için de self hipnozu tavsiye etmeyi düşünebilirsiniz. En etkili olacak olanı, hasta tamamen kendinde olmaya yakın olmalı ve hasta genel hipnoz hakkında adamakıllı bilgi sahibi olmalı.
Eğer hasta transta iken telkinler verilirse, self hipnozu öğrenme daha kolay olacaktır. Hastanın düzenli seansları esnasında yararlı olana paralel bir metod seçimi yapılacaktır. Sizin tavsiye ettiğiniz önerilerin takviyesi için hasta self hipnozu kullanabilir.
Bir hipnotik transda telkinle hastaya “Sen benim seninle olduğumu ve sana yaptığım gibi sana hipnoz için verdiğim önerileri düşünerek kendi kendini hipnotize edeceksin. Sana vermiş olduğum ve senin kendi kendine verebileceğin aynı uyanma telkinlerini verebileceksin ki self hipnozdan uyanmama korkusuna sahip olmana gerek kalmasın. İlave olarak sizin otomatikman uyanabilmeniz için biri sizin yanınızda olmalı ya da başka bir kişi hipnotik durum esnasında size gereklidir.”
Self hipnozu başarmak için kullanılan daha az yaygın yollar veya metodlar vardır. Bunlar, kasetçalar ile hastayı hipnotize ederek tedavi etmek, tedavi edici öneriler veya telkinler ve kendi yönteminizle uyanmak gibi çeşitli metodları içerisine alır.
Hipnoz sonrasında hasta kaset çalacak ve daha sonraki hayali durumlarda hasta kendi kendine hipnotik duruma girebilecektir. Yazılı telkinlerle ve aynı yolun uygulanmasıyla bu başarılmıştır.
Aşağıdaki örnek Cinsel Problemlerde Hipnoterapi adlı kitabımızdan alınmıştır.
A. TEMEL OTOHİPNOZ

Cinsel Problemlerde Hipnoterapi’de birinci basamak, temel self-hipnozun öğrenilmesidir. Temel self-hipnozu iyice öğrenmenizden sonra, onu kendi spesifik cinsel ihtiyaçlarınıza nasıl adapte edeceğinizi bölüm altı ve yedide göreceksiniz.
Temel otohipnoz beş fazdan oluşur:
1. Doğal ritmik solunum.
2. Bilimsel vücut gevşemesi.
3. Olumlu hayal kurma.
4. Oto-telkin.
5. ‘Reentry’ (Geri Dönüş)
B. DOĞAL RİTMİK SOLUNUM
Doğal ritmik solunum, vücudunuzu kendi solunum ritmini bulmaya bırakmanızı mümkün kılar. Derin derin nefes almak için, kendinizi zorlamanıza gerek yoktur. Sadece, kendinizi uyuyan bir bebeğin rahatlığı ve sükunetiyle nefes almaya bırakın.
Fizyolojik olarak, doğal ritmik solunumun, vücudun gevşemiş bir durumda kalmasına yardım ederek, sempatik sinir sistemi fonksiyonu azaltma eğilimi vardır. Sinir sisteminizin sempatik bölümü, vücudunuzun kendi normal kapasitesinin üstünde zorlanmasından sorumludur.
Stress veya tehlike zamanlarında, tehlikeyi karşılaması gereken bütün organlar aktive edilir.
Sempatik sistem kalp hızını artırır, her vuruşta daha fazla kan pompalanmasına sebep olur.
Göz pupillerinizi genişletir, görme duyarlılığınızı artırır. İlave adrenalin yapılır ve bu da, karaciğerinizi daha fazla glikoz üretmesi için uyarır.
Stresi karşılamak için ihtiyaç duyulmayan organlara (mide gibi) giden kan azaltılır. Buna, tehlikeye cevap olarak, vücudun savaşması veya kaçması denir, çünkü, vücut tehlikeyle yüzyüze gelme veya ondan kaçma yoluyla hayatta kalmanın yolunu arar. Bu savaşma veya kaçma durumunda kalma, vücudun yıpranmasına ve hırpalanmasına yol açar.
Doğal ritmik solunum, vücudunuzu rahatlatmaya yardım etmek ve normal fonksiyonuna geri döndürmek için bir yoldur.
Sürekli ve düzenli solunum yoluyla, sempatik sinir sisteminin rahatlatılması, psikolojik faydalar da sağlar.
Rahatlık hissini artırır, sinirliliği yatıştırır, düşünce mekaniğinde rahatlama yapar ve iyilik hissini uyandırır.
Basitçe doğal ritmik solunum, parasempatik sinir sistemini aktive ederek bütün vücudun stresten uzak fonksiyonunu sağlar.
Bu solunum tipinin faydalarını, modern bilim adamları gibi, eski yoga filozofları da biliyorlardı.
Doğal ritmik solunum, fiziki aktiviteden uzaklaşmanıza izin verir, böylece zihni hipnotik tecrübe için hazırlar.
C. BİLİMSEL VÜCUT GEVŞEMESİ
‘Relaksasyon Cevabı’ adlı eserinde Dr. Herbert Benson, basit gevşeme (iskelet kası gerginliğinde azalma) ile, relaksasyon cevabı (sempatik sinir sistemi aktivitesinde azalma) arasındaki farkı belirtmektedir. Bilimsel vücut gevşemesi her ikisini de kapsar.
Doğal solunum yoluyla, eş zamanlı olarak, kas gerginliğini azaltmaya ve sempatik sinir sistemi akitivitesini yavaşlatmaya çalışır. “Bilimsel” adını alır, çünkü, eksternal işaretleri gözleyerek ve ölçerek, vücudun ne zaman gevşediğini tespit etmek mümkündür.
Bu eksternal belirtiler, yavaşlamış bir solunum hızı, yüz kaslarının gevşemesi, letarjik bir vücut postürü ve bilekten hafifçe kaldırıldığı zaman, elde ve parmaklarda balmumu yumuşaklığıdır.
Bu durumu, bir içecek alma, televizyon seyretme veya sigara içme gibi yalancı gevşeme adı verilen daha sun’i vasıtalardan ayırt etmek için de ‘bilimsel gevşeme’ ismi verilmiştir.
Deneysel çalışmalar, bilimsel vücut gevşemesinin değişik yollarla sağlanabileceğini göstermiştir. Harvard Üniversitesinde bir fizyolog olan ve gevşemenin hastalığı önleyebileceği şeklindeki inancı sebebiyle bu yüzyılın başlarında relaksasyon üzerine araştırma yapan Edmund Jacobson, rezidüel gerginliğin (hissedemediğimiz kas gerginliği) sıklıkla hastalığın başlatıcısı olduğu sonucuna vardı.
Sadece bir kası germe düşüncesiyle bile, kasla elektriksel reaksiyonun başlayacağını keşfetti. Daha sonra, Jacobson, bir kası gevşetme düşüncesinin bilimsel relaksasyon yapabileceği sonucuna vardı.
Bilimsel relaksasyonu meydana getirmek için bir teknik olarak progressif relaksasyonu teklif etti. Ancak, onun metodu o kadar karmaşıktı ve o kadar çok pratik yapmayı gerektiriyordu ki, asla popüler olamadı.
Yıllar boyunca, bilimsel vücut relaksasyonunu sağlamak için, başka metodlar geliştirildi. 1920’lerde, Almanya’da otojenik eğitim tasarlandı ve psikiatrist J.H. Schultz tarafında geliştirildi.
Vizüel imajı kas gevşemesiyle kombine etmesine rağmen bu metod çok uzundu ve zaman tüketiciydi. Bilimsel vücut gevşemesini temin etmek için meditasyon da kullanılmıştır. Biofeedback, relaksasyon sağlamak için, vücut-zihin iletişimini kullanmanın daha modern ve ileri bir metodudur.
Bilimsel vücut gevşemesini sağlamak için, temel self-hipnozun 4 fazında basit bir teknik teklif edilmektedir.
Bu tekniğin avantajları çoktur. Bir kere öğrenilince, mevcut alternatif metodları kullanarak kısaltılabilir. Herhangi bir yerde yapılabilir ve özel bir ekipman gerektirmez.
Bu relaksasyon durumunu sağlayınca, zihninizi berraklaştırabilecek ve onu kendi telkinlerinize açık hale getirebileceksiniz.
D. OLUMLU HAYAL KURMA
Aklınızın kontrolü elinizdedir.
Onu kullanarak, analiz ve değerlendirme yapabilirsiniz, olaylara objektif gözle bakabilirsiniz.
Tecrübe edebilir, yeniden yaşayabilir, kafanızda canlandırabilirsiniz. Birincisi, mantık ve fikir yoluyla gerçekçi düşünmedir.
Sonuncu, hayal gücünü ve deneysel düşünceyi kullanarak hayal kurmadır. Cinsel Problemlerde Hipnoterapi’nin en önemli noktası olan olumlu hayal kurma, hayal gücünün, olumlu zihinsel tabloları yaratmak için esnek biçimde kullanılmasıdır.
Olumlu hayal kurma gerçekleştiği zaman, zihni ve vücudu tam olarak etkiler.
Uygun olarak gerçekleştirilirse böyle hayaller, bütün hislerinizi etkileyecek kadar canlı ve gerçektirler. Zihninizdeki imajları koklayabilir, işitebilir, tadına bakabilir ve hissedebilirsiniz.
Bu nasıl başarılır?
Birinci basamak vücudun tam olarak gevşemesini temin etmektir, öyle ki zihin böyle hayalleri kurmak için serbest kalacaktır.
Temel self-hipnozun doğal ritmik solunum ve bilimsel vücut gevşemesi fazlarından geçmenizin sebebi budur. Kalifornia Büyük Tıp Araştırma Enstitüsü’nden Dr. Kroger ve Dr. Fezler’e göre, daha sonra duyusal hatırlama yoluyla canlı olarak hayal kurabilir. Dr. Kroger ve Dr. Fezler bir kere yaşamış bir duygunun, her zaman hatırlanacağını ve hissedildiği zamanı hatırlama yoluyla, o duygunun yeniden yaşanabileceğini iddia ediyorlar.
Farzedin ki kendinizin plajda dinlenirken hayal ediyorsunuz. Kafanızda tuzun kokusunu canlandırabilirsiniz.
Bunu, kendikendinize ‘Tuz kokusu duyuyorum’ diye tekrarlayarak değil, fakat kokuyu duyduğunuz anı yeniden yaşayarak yapabilirsiniz.
Dr. Barbara Hariton’un öncü çalışması gibi birçok çalışmalar, olumlu hayal kurmanın, cinsel zevkin temel bir parçası olduğunu göstermiştir.
Çünkü, olumlu hayal kurma, aşktan uzaklaşmaya yol açan olumsuz yaklaşımları etkisiz hale getirir ve zihni daha çok cinsel zevk verecek olan ototelkine açar.
Cinsel Problemlerde Hipnoterapi cinsel zevki artırmak için olumlu hayal kurmayı öğrenmenizi sağlayacaktır.
E. OTOTELKİN
Hipnoz altındaki oto telkinler, hayatınızda, tutum alma, düşünme, hissetme veya cevap verme yolunuzu değiştirmeye yöneliktir. Dr. Kroger ve Dr. Fezler oto-telkinlerin 3 kural tarafından yönetildiğini ifade etmektedirler.
1. Konsantre Dikkat Kuralı:
Kabul edilebilir bir zihinsel imaj üzerinde aşırı konsontrasyon sıklıkla imajın gerçekleşmesine yol açar.
Fakat, bu durum, sadece, ferdin imajı estetik ve ahlaki yönlerden kabul edilebilir bulması halinde husule gelebilir. Bütünüyle zihinsel bir telkinin etkisi olmayacaktır.
Yani, ejekulasyon problemleri olan bir adam, sadece, kendi kendisine basitçe, “Ejekulasyon refleksimi kontrol edebilirim” diyerek ilerleme sağlayamaz.
Bunun yerine, kendisini her ayrıntısından zevk aldığı ve kendiliğinden ejekulasyonunu kontrol ettiği bir cinsel sahnede canlı olarak hayal etmelidir.
2. Ters Etkiler Kuralı:
Sadece daha fazla çaba gösterdiğinizde hatırlamak daha güç olur. Örneğin bir ismi veya anahtarlarınızı koyduğunuz yeri hatırlamayı denediğinizi düşünün. Hatırlamanın en etkili yolunun, hafızanızdaki şartlara, sahnelere ve yerlere giderek bütünüyle hayati hatırlama olduğunu belki de biliyorsunuzdur.
3. Baskın Etki Kuralı:
Kuvvetli bir his, zayıf bir hissin yerini alır. Bu yüzden olumlu hisleri kuvvetlendirmek gerekir.
Bu, Cinsel Problemlerde Hipnoterapi programındaki olumlu oto-telkinlerin önemini vurgulamaktadır.
Olumlu oto-telkinler kafanızdan olumsuz düşünceleri atmanıza yardım eder.
Pekçok kimse, cinsel zevki azaltan olumsuz cinsel düşüncelere sahip oldruğundan, maksimum cinsel zevk almak istiyorlarsa, olumlu oto-telkinleri kullanarak bu düşünceleri atmaları kendileri için önemlidir.
F. GERİ DÖNÜŞ
Geri Dönüş, zihnin, hipnozik durumdan gerçeğe dönmesidir. Geri dönüş, zihniniz karışmadan tedrici olarak ve sakin bir şekilde her zamanki dünyaya geri dönmenize izin verir. Geri dönüş yoluyla, hipnotik durumdan sakin, dinlenmiş ve rahatlamış olarak çıkacaksınız.
Artık, temel self-hipnozun beş fazı arasındaki ilişkiyi anlıyorsunuz.
Temel otohipnoz için hazırlanmaya başlayabilirsiniz.
G. TEMEL SELF-HİPNOZ İÇİN HAZIRLIK
Önce hipnoz hakkında genel bir fikir edinmek için, aşağıdaki temel otohipnoz senaryosunu baştanbaşa okuyun.
Self-hipnozu öğrenmeniz için ideal yol, senaryoyu bir teybe okumak veya tanıdığınız birinden bunu yapmasını istemektir.
Yavaş yavaş okurken yumuşak yatıştırıcı bir ses kullanmalısınız.
Bir kere teybe kaydettikten sonra, arzu ettiğiniz zaman geri alabilir ve çalışabilirsiniz.
Senaryoyu uygulamaya öylesine alışacaksınız ki, artık teybe ihtiyacınız kalmayacak.
Şayet senaryoyu teybe kaydetmek mümkün değilse, onu ve muhtevasını zihninizde canlandıracak kadar çok okumalısınız.
Temel otohipnoz senaryosuyla rahatladığınız zaman, self hipnoza uygun, en önemlisi trafik, telefon ve konuşma gibi dış gürültülerden uzak bir çevre bulun.
Işıklar loş olmalı, giysileriniz gevşek ve rahat olmalıdır.
Sizi en az rahatsız eden ve en fazla rahatlatan bir çevre bulmayı deneyebilirsiniz.
Rahat bir sandalyeye oturun. Yatmaktan ziyade, oturmanız gerekir.
Çünkü, bu yeni usulü öğrenmek için yeterince uyanık bulunmalısınız.
Bilimsel vücut gevşemesini sağlamak için yatarsanız uyuyabilirsiniz.
Yatmaktan ziyade oturma yoluyla, kendi kendinize hipnozun aktif bir işlem olduğu mesajını verirsiniz.
Bu durum size, kontrol altında olduğunuz ve kendi hayatınızı iyileştirmek için birşeyler yaptığınız hissini verir.
Self-hipnozdaki ustalığınız arttıkça, böyle ayrıntılı hazırlıklara gerek duymayacaksınız.
H. PRATİK YAPMA PROGRAMI
Bu eksersizin faydalı etkileri sizi şaşırtacaktır. Ancak, başlangıçta işe yaramadığı görülürse, cesaretiniz kırılmasın. Otohipnoz, pratik yapmayı ve hastanın iyice öğrenmesini gerektiren bir ustalıktır.
Eksersizi sürdürün, çok geçmeden bu tecrübeden size fayda ve zevk sağlayacak başarılar elde edeceksiniz.
Yeni bir mahareti öğrenmek için herkesin farklı miktarda zamana ihtiyacı olduğundan, bu mahareti ne zaman iyice öğrendiğinize kendiniz karar vereceksiniz.
Bu işlem size yürümek kadar doğal gelene dek, günde yaklaşık yarım saat temel otohipnoz pratiği yapmalısınız.
Bu mahareti rahatça gösterebildiğinizi hissettiğiniz zaman, bölüm altıdan ona kadar ayrıntılı olarak verilen cinsel problemlerde hipnoterapi’nin, sonraki kısımlarına geçmek için hazır olacaksınız.
1. TEMEL OTOHİPNOZ SENARYOSU
Not: Aşağıdaki bölümde her üç periyodda talimatı gördüğünüz zaman kısa bir süre durun.
a- Faz I – Doğal Ritmik Solunum
Gözlerinizi kapatın ve vücudunuzu soluk almaya bırakın…
Dikkatinizi vücudunuzun doğal solunum ritmi üzerinde toplayın…
Sadece soluk alıp vermeniz üzerinde konsantre olun, bütün diğer düşünceleri uzaklaştırın…
Aklınıza rahatsız edici düşünceler gelecektir, fakat bırakın onları açık pencereden geçen rüzgar gibi zihninizden gitsinler…
Her nefes alışta daha çok ve daha çok gevşediğinizi hissedin… Nefes alın… Verin… Alın… Verin… İşte böyle…
Şimdi, her nefes alışta vücudunuzun rahat, sakin ve gevşemiş olduğunu, ve gerginlikten uzak olduğunuzu hayal edin…
Gevşek biçimde nefes alın… Gerginlikten uzak nefes alın…
Gevşek biçimde nefes alın…
Gerginlikten uzak nefes alın…
Nefes alın… Verin… Alın… Bir dakika veya daha fazla süreyle böyle nefes alıp vermeye devam edin…
(Kısa bir süre durun.)
b- Faz II-Bilimsel Vücut Gevşemesi
Şimdi, kaslarınızı gevşetmeye başlayın…
Sağ ayak kaslarınızın gevşemesine izin verin…
Her nefes alışta ayağınızın serbest, rahat ve gevşek olduğunu hissediyorsunuz…
Nefes alın… Verin… Alın… Verin… Gevşekliğin sağ baldırınızayayılmasına izin verin…
Sağ baldırınız ısınıyor, ağırlaşıyor ve gevşiyor… Nefes alın… Verin…
Sıcaklık sağ uyluğunuza yayılıyor…
Sağ bacağınız bütünüyle gevşemiş durumda…
İyilik ve sıcaklık hissini sağ bacağınızda toplayın…
Gevşek biçimde nefes alın… Gerginlikten uzak nefes alın…
Şimdi sol ayağınızı gevşetin… Rahatlık veren gevşemenin sol ayağınıza yerleştiğini hissedin…
Nefes alın… Verin… Alın… Verin… Gevşemenin sol baldırınıza yayılmasına izin verin… İşte böyle… Nefes alın… Verin….
Gevşemenin sol uyluğunuza yayılmasına izin verin.
Sol bacağınız bütünüyle gevşemiş, ısınmış ve ağırlaşmış durumda…
Gevşeme hissini bacaklarınızda toplayın…
Bacaklarınızın serbest ve gevşemiş olduğunu hissediyorsunuz…
Bir süre bacaklarınızdaki gevşeme hissinin zevkini tadın…
(Kısa bir süre durun.)



Şimdi, bırakın gevşeklik kalçalarınıza ve pelvik bölgenize yayılsın. Bu organlarınız rahatlıyor... Gevşek biçimde nefes alın... Gerginlikten uzak nefes alın... Kalçalarınız bütünüyle bir rahatlık durumuna giriyor... Nefes alın... Verin... Alın... Verin... Bacaklarınız, kalçalarınız ve pelvik sahanız üzerindeki gevşemeye dikkatinizi verin... (Kısa bir süre durun.) 



Belinizin ve karnınızın daha çok ve daha çok gevşediğini hissedebiliyorsunuz... Her nefes alışta beliniz ve karnınız ağırlaşıyor ve daha çok gevşiyor... Nefes alın... Verin.. Alın... Verin... Gevşek biçimde nefes alın... Gerginlikten uzak nefes alın... Şimdi daha derin bir gevşeme hissi sırtınıza yayılıyor... Sırtınızdaki her kas gevşiyor, yumuşuyor, serbestleşiyor ve çok rahatlıyor... Her nefes alış gevşemeyi biraz daha artırıyor... Dikkatinizi bacaklarınız ve vücudunuzun üst kısmı üzerindeki derin rahatlama hissi üzerinde toplayın... (Kısa bir süre durun.) 


Gevşemeye bağlı olan rahatlığın sağ elinize yayılmasına izin verin... Sağ eliniz çok gevşek ve yumuşak durumda... Nefes alın... Verin... Alın... Verin... Sağ elinizden sağ kolunuza doğru sıcaklık yayılıyor... Şimdi kolunuz bir kukla kolu gibi gevşemiş durumda. Sağ kolunuzdaki serbestlik, sıcaklık ve gevşeklik hisleri üzerinde dikkatinizi toplayın... Nefes alın.. Verin... Alın... Verin... Şimdi sol kolunuzun daha çok ve daha çok gevşemesine izin verin... Eliniz yumuşak ve gevşek durumda... Sıcak hisler parmaklarınıza ve elinize yayılıyor.. Nefes alın... Verin... Alın... Verin.... Sıcaklık ve ağırlık sol elinizden sol kolunuza yayılıyor... Sol kolunuzun gevşediğini hissedin... Ayaklarınız, bacaklarınız, pelvisiniz, karnınız ve kollarınızdaki serbestliğe ve gevşemeye dikkatinizi verin... O kadar gevşemiş durumdasınız ki... Her nefes alışınızda, vücudunuz daha derin bir gevşeme durumuna giriyor... İşte böyle nefes alın... Verin... Alın... Verin... Vücudunuza yayılan rahatlığın zevkini tadın... (Kısa bir süre durun.) 


Şimdi, boynunuzu ve omuzlarınızı gevşetin. Her nefes alışınızda, masaj yapan sihirli ve mahir ellerin gerginliği uzaklaştırdığını hayal edin... O kadar gevşemiş ve rahatlamış durumdasınız ki... Kendinizi omuzlarınızdan büyük yükler kaldırılmış gibi hissediyorsunuz... Omuzlarınız sıcak, serbest ve gevşemiş durumda... Boynunuza ve omuzlarınıza ustaca yapılan masaja dikkat edin... Gevşemiş biçimde nefes alın... Gerginlikten uzak nefes alın... Nefes alın... Verin... Şimdi ağzınızı açın ve ağız kaslarınızı gevşetin... İşte böyle... Ağzınızın etrafındaki kaslar, iyice gevşemiş durumda... Çeneniz gevşemiş durumda ve dişleriniz birbirine dokunmuyor... Nefes alın... Verin... Alın... Verin... Gevşeme bütün yüzünüze yayılıyor... Sanki gözleriniz yuvalarında yüzüyorlarmış gibi hissediyorsunuz... Her yeni nefes alışta, daha çok gevşemiş durumdalar... Göz kapaklarınız ağırlaşmış ve gevşemiş durumda... Gerginlik yüzünüzden uzaklaşıyor... Nefes alın... Verin... Alın... Verin... Şakaklarınız ve alnınız o kadar gevşemiş durumda ki... Gevşeme hissi, başınızdan ayak parmaklarınıza kadar, vücudunuzun her kısmına doluyor... Gevşemenin bütün vücudunuzu dolaştığını hissedin... Sanki gevşeme kan dolaşımınızdan akıyor... Gevşek biçimde nefes alın... Gerginlikten uzak nefes alın... Bütün vücudunuzun son derece rahatladığını hissediyorsunuz. Bütün vücudunuzdaki sıcaklık, ağırlık ve gevşemenin zevkini tadın... (Kısa bir süre durun.)


 c. Faz III - Olumlu Hayal Kurma



 Pekala, şimdi kendinizi on basamaklı bir merdivenin en tepesinde buluyorsunuz... Merdiven güzel, hoş bir yere iniyor... Bütünüyle rahatlayabileceğiniz bir yere... Belki de daha önce orada bulundunuz... Burası emniyetli, çok güzel bir yer... Basamakları indikçe bu çok güzel yere biraz daha yaklaşıyorsunuz... Onuncu basamağı iniyorsunuz... O kadar gevşek durumdasınız ki... Nefes alın... Verin... Alın... Verin... Şimdi dokuzuncu basamağı iniyorsunuz... Her basamakla birlikte daha çok gevşiyorsunuz... Nefes alın... Verin... Alın... Verin... Yedinci ve altıncı basamakları iniyorsunuz... Bu çok güzel yeri gittikçe daha açık olarak görmeye başlıyorsunuz... Beşinci basamağı iniyorsunuz... Nefes alın... Verin... Alın... Verin... Gittikçe daha çok ve daha çok rahatlıyorsunuz... Dördüncü basamağı yavaşça inin... Üçüncü basamağı... Şimdi ikinci basamağı... Şimdi birinci basamağı... Şimdi çok güzel bir yerdesiniz...İçinizi huzur ve mutluluk doldurdu...Sizin özel yerinizde huzur ve mutluluk mevcut...Etrafınıza bakınınız...Ne gördüğünüzün farkında olunuz...Ne hissettiğinizin farkında olunuz..Duyguların farkında olunuz...Sesleri dinleyiniz...Hislerinize yol vererek mutluluğu tadınız...Kendinizi huzur ve saadet içerisinde hissediniz...Kendinizi mükemmel,sakin ve emniyette hissediniz...Derin derin soluk alınız...Soluğunuzu yavaşça bırakınız...Derin derin soluk alınız...Yavaşça bırakınız...Spesifik yerinizin konforuna ve rahatlığına dikkat ediniz... (Konuyu hülasa etmek için bir süre ara veriniz.) 


d. Faz IV- Oto Telkin 


Şimdi size zevk verici ve mutluluk dağıtıcı bir ortamda iken,bu hisleri arzu ettiğiniz herhangi bir zamanda geri çağırabileceğinizi söyleyiniz... (On saniye ara veriniz.) Faydalı,muktedir ve muhabbet dolu bir hisle kendi kendinize telkin yapınız...Yine zihninizde aynı hislerle bu düşünceleri mümkün olduğu kadar tekrarlayınız... (On saniye ara veriniz.)



 e. Faz V-Geri Dönüş 


Şimdi yavaş bir şekilde merdivenlerden ineceksiniz...Çok yavaş bir şekilde yürüyünüz...Her basamağı geçtikçe zihninizde hayal ettiğiniz arzu ve isteklerinize ulaşacaksınız...En son basamağa ulaştığınız zaman kendinizi enerji dolu ve çok zinde bir şekilde gevşemiş olduğunuzu hissedeceksiniz...Dinlenmiş bir şekilde olduğunuzu hissedeceksiniz... Vücudunuzun ve zihninizin daha güçlü olduğunu hissedeceksiniz... Şimdi yavaş yavaş basamakları tırmanmaya başlayınız...Şimdi birinci basamağa çıkınız...Artık geri dönüyorsunuz... Şimdi ikinci basamağa çıkınız...Sıra üçüncü basamakta...Kendinizi daha zinde ve gevşemiş hissediyorsunuz... Dördüncü ve beşinci basamakları çıkınız...Soluk alınız...Veriniz... Alınız... Veriniz...Zihninizdeki isteklerden vazgeçmeye başlayınız...Şimdi altıncı basamağa çıkınız...Nefes alınız... Veriniz...Alınız...Veriniz...Şimdi yedinci basamağa doğru hareket ediniz...Şimdi sekizinci basamağa çıkınız... Düşüncelerinizi ve bakışlarınızı odanın içine yoğunlaştırınız...Artık yolculuğunuzun sonuna ulaşıyorsunuz...Birkaç adım sonra tam bir canlılık ve zindelik içinde olacaksınız...Nihayet onuncu basamağa ulaştınız..Nefes alınız...Veriniz...Alınız...Veriniz.... Artık onuncu basamaktasınız ve gözlerinizi açabilirsiniz... Bu şekilde bir dakika bekleyiniz ve kendinizi etrafınıza adapte ediniz...


 Sizlerin çoğu, böyle bir pratik uygulamadan sonra süratli bir şekilde birinci ve ikinci fazlara erişebilirsiniz.Eğer öngörülen süreden daha kısa bir süre içerisinde yukarıdaki yöntemlerle bilimsel gevşeme durumuna erişebiliyorsanız birinci ve ikinci fazdan sonra gelen aşamalara geçmek için çalışma yapabilirsiniz.Bu aşamaları geçtikten sonra doğrudan dördüncü ve beşinci fazlar üzerinde çalışınız.


 İ. TEMEL OTOHİPNOZ ÇALIŞMASININ BİRİNCİ VE İKİNCİ FAZLARINA ALTERNATİF UYGULAMALAR 

1. Rahat bir şekilde oturunuz ve gözlerinizi kapatınız.Düşüncenizi ve konsantrasyonunuzu nefes alıp vermeniz üzerine yoğunlaştırınız... Şimdi sizin etrafınızı saran ve sizi rehavete sokan bir ışık huzmesi içerisinde olduğunuzu hayal ediniz...Rahatlamaya ve gevşemeye yukarıdan başlayarak yavaş yavaş aşağı doğru ininiz...Rehavet duygusu ve gevşeme hissi her hücrenize ve her kasınıza ulaşana kadar gayret ediniz...Bu rehavet duygusunun etkisi ile kendinizi iyi, emniyette ve hoş hissedeceksiniz...Bu duyguların her hücrenize ve her sinir lifinize ulaşabilmesi ,bu duyguların daha da derinliğine hissedilebilmesi için ruhi engelleri kaldırınız...Bu derinliğini hissediş içerisinde vücudunuzda damarlarınızda dolanan kanın dolaştığını hissetmeye çalışınız... Solunumunuz daha da yavaşlayarak rehavet duygusununu tüm benliğinizi sardığını hissediniz...Her nefes alışınız ile birlikte vücudunuzun her santiminin daha da gevşediğini hissediniz...Saniyelerin her tik takı sizi daha derin bir rehavete götürecektir...Şimdi kendinizi daha huzurlu bir ortamda hissedeceksiniz... 

2. Nefesinizi içerinizde tutmaya gayret ediniz ve havanın ciğerlernizin en ücra köşesine kadar doldurduğunu hayal ediniz..Her nefes alışınız ile karnınızın nasıl yükseldiğini ve alçaldığını görmeye çalışınız.. Bir elinizi veya iki elinizi birden karnınızın üzerine yerleştiriniz...Ve nefesinizin ritmik hareketlerini takip etmeye çalışınız...Şimdi rehavet ve gevşeme kelimeleri üzerinde düşününüz...Gevşeme ve rehavet kelimelerinin sakin ve tatlı bir sesle işitildiğini hayal ediniz...Gevşeme ve rehavet kelimelerinin vücudunuzun her hücresince emildiğini tahayyül ediniz...Tüm bunların üzerinde gerçekten gevşeyiniz...Bu şekilde rahat,huzurlu,gevşemiş ,ağırlığını kaybetmiş ve sakin bir şekilde rehavete eriştiğinizi hissediniz...Şu anda vücudunuz sanki bir kukla gibi oldu... 


3. Nefesiniz üzerine yoğunlaşınız...Aldığnız her nefes sizi daha da gevşetmekte,rahatlatmakta ve huzura sokmaktadır...Şu anda yumruklarınızı sıkabildiğiniz kadar sıkmaya başlayınız..Şimdi de onları gevşetiniz...Şimdi de elleriniz aracılığı ile gevşeme duygusunun tamamen yayıldığını hissediniz...Şu anda da omuzlarınızı boynunuza doğru itiniz ve onları sıkabildiğiniz kadar sıkınız...Şimdide kaslarınıza gevşemeleri için izin veriniz..Şimdi de vücudunuzun tüm diğer parçalarını önce gerdiriniz,ardından gevşetmeye devam ediniz...Bu durumda tüm vücudunuzun gevşediğini,rehavete erdiğini ve sükuna ulaştığını hissedeceksiniz.




Ayrıca Bkz.

1
2
3
4

24 Şubat 2015 Salı

Şikayetçi ve kendisini haklı çıkartan ego

Tamamı #BU Adresten alıntı olan Makaleyi Aslında kendime not olarak paylaşıyorum , sizler de kaynağından okuyabilirsiniz.

Kendini güçlendirmek için şikayet eden Ego

Kendini haklı çıkarmaya şartlanmış zihnin yansımaları 
Egonun haklı olmak ve haksız çıkarmak alışkanlığı!
Patalojik Ego (belirli bozukluğun tipik özelliklerinin bütünü) 
Arka plandaki mutsuzluk - Mutluluğun sırrı

Kendini haklı çıkarmaya şartlanmış zihnin yansımaları

Ego kendini güçlendirmek için şikayet eder
Kendini tanımlayacak başka bir şey bulamadığı taktirde, şikayet etmek, egonun kendini güçlendirmek için en sık başvurduğu yollardan biridir. Hiç farkında ol­madan, başka insanlar hakkında, sürekli şikayet ettiğinizde, zihin sürekli hikâyeler üretir, insanlara olumsuz etiketler yapıştırır. Yüksek sesle veya düşüncelerinizle şikayet etmeniz arasında bir fark yoktur. Küfretmek, ya da isimler yakıştırmak, etiket yapıştırmanın en kaba şeklidir, bu şekilde karşınızdakine söz hakkı tanımaz ve yargılarsınız. Bunun bir alt seviyesinde, bağırıp çağırmak ve hemen altında da fiziksel şiddet gelir.

Kırgınlık demek, kendini kızgın, saldırıya uğramış, gücenmiş, haksızlığa uğramış ya da aşağılanmış hissetmek demektir. Başka insanlara açgözlülükleri, yalancılıkları, sahtekarlıkları, genellikle geçmişte söyledikleri ve yap­tıkları/ yapamadıkları vb. şeyler için sürekli şikayet etmeye bayılırsınız. Çoğu zaman başkalarında var olmayan "hatalar" görülür, bu durum, başkalarını düşman olarak görmeye, kendini haklı ya da üstün çıkarmaya şartlanmış bir zihnin yansımalarıdır. Bazı zamanlarda ise hata vardır, ama konuya odaklandığınız­da, başka hiçbir şeyi görmeyeceğiniz derecede abartılır, başkalarında gördüğünüz şeyi kendi­nizde güçlendirirsiniz. Kısacası başkalarındaki bilinçsizlikten kaynaklanan hataları görmek yerine, bunu kendi kimliğinize geçirirsiniz. Bu­nu kim yapıyor? İçinizdeki bilinçsizlik, yani ego.

Başkalarının egolarına karşı tepkisiz kalmak, kendi içinizdeki egoyu yok etmek adına yapılabilecek en etkili yöntem­dir. Başkalarındaki egoya tepki vermeyerek, ister istemez farkındalığı ortaya çıkarırsınız, bu da şartlanmaya karşı şartlanmamış bilinçtir. Ama ancak başka biri­nin davranışının, kendi egosundan kaynaklandığını anladığı­nız zaman, tam bir tepkisizlik durumunda olabilirsiniz.

Bazen bilinçsiz insanlardan kendinizi korumak için bazı adımlar atmanız gerekebilir, bunu onları kendinize düşman etmeden yapmanız önemlidir. Ama en önemlisi, korunmanız için bilinçli olmanızdır. Ego olan bilinçsizliği kişiselleştirdiğinizde, karşınızdaki kişiyi düşman edinirsiniz.

Tepkisiz­lik zayıflık değil, gerçek güçtür. Tepkisizliğin diğer bir adı da bağışlamaktır. Bağışlamak, bir şeyi görmezden gelmek, daha doğrusu onun içinden bakarak diğer tara­fını görmektir. Egonun diğer tarafına bakabildiğinizde, her insanın özünde bulunan aklı görürsünüz.

Ego sadece başka insanlarla ilgili değil, durumlarla ilgili olarak da şikayet etmeyi ve kırılmayı sever. Bir in­sana yapabileceğiniz şeyi, bir duruma da yapabilirsiniz; yani bir durumu da düşman edinebilirsiniz. Şöyle düşü­nürsünüz: Bu olmamalıydı; burada olmak istemiyorum; bunu yapıyor olmak istemiyorum; bana haksızlık yapıl­dı. Ve egonun en büyük düşmanı, elbette ki şimdi, yani hayatın kendisidir.

Şikayet etmek, birini hatasını düzeltebilmesi için uyarmakla karıştırılmamalıdır. Ayrıca, şikayet etme­mek, kötü davranışlara ya da kötü durumlara ses çıkar­mamak anlamına da gelmez. Garsona çorbanızın soğuk olduğunu ve ısıtılması gerektiğini söylemenin egoyla bir ilgisi yoktur; sonuçta tamamen tarafsız bir şekilde gerçeği söylemektesinizdir. "Bana nasıl soğuk çorba ge­tirirsin?" diye çıkıştığınızda, ego devreye girer. Burada, soğuk çorba yüzünden kişisel olarak öfkelenmiş bir "ben" vardır ve bu durumu olabildiğince sömürmeye ka­rarlıdır, çünkü "ben," başka birini hatalı çıkarmaya ba­yılır. Sözünü ettiğimiz şikayet etme, egonun hizmetin­dedir, değişimin değil. Bazen ego şikayet etmeye devam etmek için durumun değişmesini bile istemeyebilir.

Belki şu anda, herhangi bir şeyle ilgilenen veya şikayet eden zihin sesiniz yükselir, onu dinleyin, farkına varın: bu egonun sesidir, şartlanmış bir düşünce kalıbından fazlası değildir. Bu sesi fark ettiğiniz her seferinde, ses'in gerçek benliğiniz olmadığını anlarsınız; siz, o sesin farkında olan farkındalıksınızdır. Arka planda farkındalık vardır, ön planda ses, yani düşünen. Bu şekilde egodan kurtulur, zihnin ötesine geçersiniz. Kendi içinizdeki egonun farkına vardığınız an, o artık ego değil, sadece eski, şartlanmış bir zihin kalıbıdır.

Farkındalık ve ego birlikte var olamaz­lar. Eski zihin kalıbı ya da zihinsel alışkanlık bir süre daha hayatta kalabilir ve tekrar tekrar ortaya çıkabilir, çünkü sonuçta binlerce yıllık kolektif insan bilinçsizli­ğinin yarattığı bir ivme söz konusudur ama onu fark ettiğiniz her seferinde zayıflamaya devam edecektir.

Haklı olmak, haksız çıkarmak

egonun kendisini haklı çıkartma alışkanlığı
Başkalarında hata bulmak, şikayet etmek ve tepkisellik, insan egosunun varlığı için ihtiyaç duyduğu ayrılık duygusunu güçlendirir. Aynı zamanda, egoya bir üstünlük duygusu kazandırır. Diğer insanlar veya durumlar hakkında şikayet etmenin, size nasıl bir üstünlük duygusu kazandırabileceğini hemen göremeyebilirsiniz. Şikayet ettiğinizde, mantık olarak siz haklısınızdır ve şikayet ettiğiniz, ya da tepki verdiğiniz du­rum veya kişi haksızdır.

Hiçbir şey egoyu haklı olmak kadar besleyemez. Haklı olmak, zihinsel bir pozisyonu tanımlamaktır; bir bakış açısı, bir görüş, bir yargı, bir hikâye gibi. Haklı ol­manız için, elbette ki başka birinin haksız olması gere­kir ve ego da haklı olmak için başkalarını haksız çıkar­maya bayılır. Yani daha güçlü bir benlik duygusuna sahip olabilmek için, başkalarını haksız çı­karmanız gerekir. Şikayet ve tepkisellikle, sadece bir kişiyi değil, bir durumu da haksız çıkarabilirsiniz; örne­ğin "bunun olmaması gerekirdi," demek gibi. Haklı ol­mak, yargılanıp haksız çıkarılan bir kişi ya da bir du­rum karşısında size hayali bir ahlaki üstünlük kazan­dırır. Bu, egonun açlığını çektiği üstünlük duygusudur ve böylelikle kendini güçlendirir.

Haklı haksız konusunda, bazı gerçekleri de görmek lazım. "Işık sesten daha hızlı yol alır," derseniz ve biri size bunun aksini söyler­se, siz kesinlikle haklısınızdır. Şimşeğin, gök gürültüsü sesinden ön­ce görülmesi, bunun en belirgin kanıtıdır. Dolayısıyla, sadece haklı değilsinizdir, aynı zamanda da haklı oldu­ğunuzu bilirsiniz. Bunda herhangi bir şekilde egodan söz edilebilir mi?

Sadece doğru olduğunu bildiğiniz bir şeyi ifade ediyorsanız ve işin içine benlik duygunuzu katmıyorsa­nız, bunun egoyla hiçbir ilgisi olamaz. Ego, zihin ve zi­hinsel bir pozisyonla tanımlamadır. Ama böyle bir du­rumda, farkında olmadan egonuzla hareket ediyor da olabilirsiniz. Eğer karşınızdakine "İnan bana, biliyo­rum," ya da "Neden bana hiç inanmıyorsun?" diye soru­yorsanız, işin içine ego karışmış demektir. "Işık sesten daha hızlı yol alır," gibi basit ve yalın bir ifade, şimdi bir illüzyonun hizmetine girmiş bir gerçektir. Sahte bir "benlik" duygusuyla kirlenmiştir; kişiselleşerek zihin­sel bir pozisyona dönüşmüştür.

Ego her şeyi kişisel olarak algılar, duygular yükse­lir, savunmacılık devreye girer ve hatta saldırganlık oluşabilir. Peki egonun savunduğu şey gerçekle bir ilgisi varmıdır? Bunun yanıtı hayır, ger­çek olan bir şeyin savunulmaya ihtiyacı yoktur. Bağnazlık yapıp, körü körüne savunanlar için hiç bir kanıt, hiç bir söz manalı olmaz. Sorun zaten kanıtlamaya çalışmadan önce gerçek olarak kabul edilmemesinde yatıyor. Işık ya da ses, başka birinin söylediğini ya da düşündüğünü dikkate almaz. Asıl savunduğunuz şey gerçek değil, kendinizsinizdir; daha doğrusu, sahte benlik illüzyonu­nuz. Hatta illüzyonun kendini savunduğunu söylemek daha doğru olur.

Bariz gerçekler bile basitce egosal bozukluğa alet ediliyor ise, daha az somut gerçeklerden söz eden görüşler, bakış açıları ve yargılar, ko­layca benlik duygusunda kaybolabilirler.

Her ego, görüşleri ve bakış açılarını gerçeklerle karış­tırır. Dahası, bir olayla, o olaya verilen tepki arasındaki farkı bilemez. Yalnız farkındalık sayesinde, gerçekle görüş arasındaki farkı anlarsınız. Sadece farkındalık sayesinde şunu görebilir­siniz: Burada bir durum var, şurada da bu durumla ilgi­li duyduğum öfke var. Sonra, aynı duruma farklı yakla­şımlar olabileceğini anlarsınız. Ancak farkındalık sayesinde, bir durum ya da bir kişi ile ilgili sınırlı bakış açısının farkına varır, resmin tamamını görebilme olanağını elde edebilirsiniz - objektif olabilirsiniz.
mutlu olmak için

sarı çizgi

Patolojik Ego

Aldığı biçim ne olursa olsun, Ego geniş anlamda patolojiktir. Antik Yunan kökenine baktığımızda, bu terimin egoya ne kadar yakıştığını görürüz. Keli­me, normalde bir hastalığı tanımlamak için kullanılma­sına rağmen, aslında acı çekmek anlamına gelen "pathos" kelimesinden türemiştir.

Egonun tutsağı olan kişi, başkaları üzerinde yarattığı acıyı görmez, acı çekmeyi herhangi bir duruma verilecek en doğru tepki olarak görür. Mutsuz­luk, egonun yarattığı salgın bir zihinsel-duygusal has­talıktır. Gezegenimizin çevre kirliliğine eşit bir miktara sahip olduğunu söylemek yanlış olmaz. Öfke, endişe, nefret, kırgınlık, hoşnutsuzluk, kıskançlık gibi davranışlar, olumsuz olarak algılanmaz, tamamen yanlış değerlen­dirilir. Bütün olumsuzlukların, başka biri, ya da bir dış etkenden kaynaklan­dığı iddia edilerek, kendisini haklı çıkarır.

"Acım için seni sorum­lu tutuyorum." Egonun söylediği şey budur.
Patolojik Ego
Ego, bir durum ve o durum hakkındaki kendi yorumu (tepkisi) arasında bir ayırım yapamaz. "Ne kötü bir gün," diyebilirsiniz ve bunu yaparken, soğuk, rüzgâr, yağmur ya da tepki verdiğiniz her neyse, aslında kötü olmadığı­nı anlamazsınız. Onlar her nasılsa öyledir. Asıl kötü olan tepkiniz, içsel direnciniz ve o direncin yarattığı duygudur. Shakespeare'in dediği gibi, "İyi ya da kötü di­ye bir şey yoktur; sadece düşünce onu isimlendirir." Da­hası, egoyu güçlendirdiği için, aslında ego acı çekmek­ten ya da olumsuzluklardan hoşlanır.

Örneğin, öfke veya kırgınlık, ayrılık duygusunu vurgu­ladığı için egoyu fazlasıyla güçlendirir ve başkalarının farklılığını vurgularken, "haklı olmak" gibi bir zihinsel kale yaratır. Bu tür olumsuz düşüncelerin, vücudunuzun içinde yarattığı fizyolojik değişimleri gözlemleyebilseydiniz, kalbin çalışmasını nasıl zorladığını, sindirim ve bağı­şıklık sistemlerini nasıl zayıflattığını görebilseydiniz, bu tür durumların gerçekten de patolojik olduğunu, zevk de­ğil, acı çekmek anlamına geldiğini kolayca anlardınız.

Olumsuz bir durumda olduğunuzda, içinizde o olum­suzluğu isteyen, onu zevk olarak algılayan ya da istedi­ğinizin o olduğuna sizi inandıran bir şey vardır. Aksi takdirde, kim olumsuzluğa takılı kalmak, kendilerini ve başkalarını üzücü durumlara sokmak, kendi vücu­dunda hastalık yaratmak ister ki? Dolayısıyla, içinizde bir olumsuzluk hissettiğinizde, içinizde bundan zevk alan bir şeyin varlığını fark ederseniz ve he­men egonun farkına varmaya başlarsınız. Bu olduğu anda, kimliğiniz egodan farkındalığa kayar. Dolayısıyla ego zayıflar, farkındalık güçlenir.

Eğer olumsuzluğun ortasında "Şu anda kendi acı­mı kendim yaratıyorum," diyerek farkına varırsanız, şartlanmış egosal durumların ve tepkilerin sınırları­nın ötesine geçmeye başlarsınız. Böylelikle farkında­lık sayesinde, size gelecek sonsuz olasılık için kapıyı aralamış olursunuz; o zaman herhangi bir durumla başa çıkmak için daha zekice yollar bulabilirsiniz. Mutsuzluğunuzu aptallık olarak tanımladığınız an­da, kendinizi ondan özgür kılarsınız.

Olumsuzluk, ze­ka değildir, daima egodur. Ego akıllı olabilir ama ze­ki değildir. Akıllılık kendi küçük hedeflerini izler, ze­ka ise, her şeyin birbiriyle bağlantılı olduğu büyük resmi görür. Akıllılık kişisel çıkarlara hizmet eder ve son derece dar görüşlüdür. Çoğu politikacılar ve işadam­ları akıllıdır, ama çok azı zekidir. Akıllılık sayesinde elde edilen şeyler, kısa ömürlüdür ve daima zaman içinde kendi sonlarını getirirler. Akıllılık bölücüdür; zeka birleştiricidir.

Arka plandaki mutsuzluk

Mutsuzluk
Ego ayrılık yaratır ve ayrılık da acıya yol açar. Ego bu yüzden açıkça patolojiktir. Öfke, nefret ve benzeri duygulardan ayrı olarak, olumsuzluğun daha gizli bi­çimleri de vardır, sabırsızlık, sinirlilik, endişe ve bık­kınlık gibi. Çoğu insanın içsel durumunu biçimlendi­ren arka plandaki mutsuzluğu bunlar oluşturur. On­ları fark edebilmek için son derece uyanık olmanız ve an'da yaşamanız gerekir. Bunu yaptığınızda, uyan­maya başlarsınız ve zihnin yanlış tanımlamaların­dan uzaklaşırsınız. Bu, sık sık gözden kaçırılan ama son derece yaygın olan olumsuz bir durumdur. Size de tanıdık gelebilir. Sık sık geri planda kalan bir kırgınlık olarak tanımla­nabilecek belli belirsiz bir hoşnutsuzluk hissediyor musunuz? Birçok kişi, hayatlarının büyük bölümünü bu durumda geçirirler. Kendilerini o kadar onunla ta­nımlamışlardır ki, geri adım atıp, düşüncelerini tekrar gözden geçiremezler. Bunun temelinde, bilinçaltı inançlar ya da düşünceler yatar. Bu düşünceleri düşünme şekliniz, uyurken rüya görmeniz gibidir, o düşünceleri düşündüğünüzün farkında olmaz­sınız; tıpkı rüyadayken rüya gördüğünüzün farkında olmadığınız gibi.

Size arka plandaki mutsuzluğu destekleyen en yay­gın düşüncelerden bazılarını vereceğim. İçeriklerini ayırdım ama yapıları olduğu gibi duruyor. Bu şekilde daha belirgin olacaklardır. Hayatınızın arka planında bir mutsuzluk olduğunu hissettiğiniz her seferinde (ya da ön planında), aşağıdaki düşünce kalıplarının, hangi­lerinin uygun olduğunu inceleyin ve kendi özel duru­munuza göre içeriklerini kendiniz doldurun:

"Huzurlu (mutlu, tatmin, vb.) olabilmem için, önce hayatımda olması gereken bazı şeyler var. Bunun henüz olmaması beni üzüyor. Belki de bu üzüntüm sayesinde sonunda olur."

"Geçmişte olmaması gereken bir şey oldu ve bu beni çok üzüyor. Eğer o olay olmasaydı, şimdi huzurlu ve mutlu olacaktım."

"Şimdi olmaması gereken bir şey oluyor ve huzurlu olmamı engelliyor."

Bu bilinçaltı düşünceler genellikle bir kişiye yönelti­lir ve "oluyor," bu durumda "yapıyor"a dönüşür.

"Huzurlu olabilmem için bunu ya da şunu yapman gerek. Bunu henüz yapmadığın için sana kırgınım. Bel­ki kırgınlığım sayesinde artık bunu yaparsın."

"Geçmişte yaptığın (ya da yaptığım), söylediğin ya da yapamadığın bir şey, şimdi mutlu olmamı engelliyor."

"Şimdi yaptığın ya da yapamadığın bir şey, mutlu ol­mamı engelliyor.

Mutluluğun sırrı

Yukarıdakilerin hepsi gerçeklikle karıştırılan varsa­yımlar, incelenmemiş düşüncelerdir. Sizi şimdi huzurlu olmadığınıza ya da olamayacağınıza inandırmak için egonun kurguladığı hikâyelerdir. Huzurlu olmak ve kendiniz olmak, aslında aynı şeydir. Ego der ki: Belki gelecekte bir gün, huzurlu olabileceğim; eğer bu, şu ya da o olursa, bunu ya da şunu elde edersem. Ya da şöyle der: Geçmişimde olan bir şey yüzünden asla huzurlu olamayacağım. Eğer başka insanların hikâyelerini din­lerseniz, şöyle bir başlıkla karşılaşırsınız: "Şimdi Ne­den Huzurlu Olamıyorum." Ego, huzurlu olmak için tek fırsatınızın şimdide olduğunu bilmez. Ama belki de bili­yordur ve sizin de keşfetmenizden korkuyordur. Sonuç­ta huzur, egonun sona ermesidir.

Şimdi nasıl huzurlu olabilirsiniz? Şu anla barış yapa­rak. Unutmayın, hayat oyununu sadece "şimdi"de oyna­yabilirsiniz. Başka bir zaman ya da yer olamaz. Şu anla barış yaptığınız anda, neler olduğunu görün, neler yapa­bildiğinizi veya ne yapmayı seçebildiğinizi ya da hayatın sizin sayenizde neler yaptığını görün. Yaşam sanatını özetleyen, bütün başarıların ve mutluluğun sırrını veren sadece üç kelime var: Yaşamla Bir Olun. İnsanın yaşam­la bir olması, şimdiyle bir olmasıdır. O zaman aslında ha­yatı yaşamadığınızı, hayatın sizin sayenizde yaşadığını görürsünüz. Hayat dansçıdır ve siz de danssınız.
Mutluluğun sırrı

Ego gerçekliğe karşı kırgın olmayı sever. Gerçeklik nedir? Her neyse o., yani şu an nasılsa, işte öyle. An'ın böyleliğine karşı çık­mak, egonun temel özelliklerinden biridir. Egonun bes­lendiği olumsuzluğu ve bayıldığı mutsuzluğu yaratan şey budur. Bu şekilde kendinize ve başkalarına acı çekti­rirsiniz ve ne yaptığınızı, aslında dünyada cehennemi ya­rattığınızı bilmezsiniz. Farkında olmadan acı yarat­mak; işte bilinçsiz yaşamanın özü. Bu, tamamen egonun esiri olmak demektir. Egonun kendini tanıyamaması ve ne yaptığını görememesi, inanılmazdır. Başkalarına acı çektiren şeyler yapar ve bunun farkına bile varmaz. Bu işaret edildiğinde, öfkeyle inkar eder, akıllıca tartışmala­ra girişir ve gerçekleri çarpıtmak için kendini haklı çı­karmaya çalışır. İnsanlar bunu yapar, şirketler bunu ya­par, hükümetler bunu yapar. Diğer her şey başarısız ol­duğunda, ego bağırıp çağırmaya ve hatta fiziksel şiddete başvurur.

Binlerce yıldır insanlığı etkisi altında tutan acıya son vermek için, önce kendinizden başlamalı, içsel du­rumunuzla ilgili sorumluluğunuzu kabul etmelisiniz, bu da şimdi demektir. Kendinize şöyle sorun: "Şu anda içimde herhangi bir olumsuzluk var mı?" Sonra uyanık olun ve hem duygularınızı hem de düşüncelerinizi göz­lemleyin. Daha önce sözünü ettiğim mutsuzluğu izle­yin. Bu mutsuzluğu gerçeklikle açıklamaya ve haklı çı­karmaya çalışan düşüncelere karşı dikkatli olun. Kendi içinizdeki olumsuz bir durumun farkına varmanız, ba­şarısız olduğunuz anlamına gelmez; tam aksine, başarılı olduğunuz anlamına gelir. O farkındalık başlayana kadar, insan kendini içsel durumuyla tanımlama eğili­mindedir ve bu tanımlama da egodur. Farkındalıkla birlikte düşüncelerden, duygulardan ve tepkilerden uzaklaşmak gelir. Bu, inkarla karıştırılmamalıdır. Dü­şünceler, duygular veya tepkiler tanınır ve tanındıkları anda, otomatik olarak çözülür. O zaman benlik duygu­nuzda belirgin bir değişiklik olur: Daha önce duyguları­nız, düşünceleriniz ve tepkilerinizdiniz; şimdi ise o du­rumlara tanıklık eden Varlık'sınız.

"Bir gün egomdan kurtulacağım." Bunu kim söylü­yor? Ego!

Egodan kurtulmak hiç de o kadar büyük bir iş değildir; tam aksine, çok basittir. Bütün yapmanız gere­ken, kendi düşüncelerinizin ve duygularınızın farkında olmaktır. Bu gerçekte bir "yapış" değil, bir "görüş"tür. Bu açıdan, kendinizi egodan kurtarmak için yapabilece­ğiniz bir şey olmadığını söylemek doğrudur. Bu değişik­lik gerçekleştiğinde, düşünceden farkındalığa geçtiği­nizde, egoya nazaran, çok daha büyük bir zeka haya­tınızı kontrol altına alır. Duygular, hatta düşünceler bile farkındalık sayesinde kişisellikten uzaklaşır, kişi­liksiz doğaları tanınır. Artık içlerinde benlik kalmaz. Sadece insan duyguları, insan düşünceleridir. Bir hikâ­yeden ibaret olan bütün kişisel geçmişiniz, bir yığın dü­şünce ve duygu, ikincil derecede öneme sahip olur ve ar­tık bilincinizin en yüksek noktasını meşgul etmez. Ar­tık kimlik duygunuzun temelini oluşturan şey onlar de­ğildir. Siz Varlığın ışığı, tüm düşünce ve duygulardan önce var olan farkındalık olursunuz.
(Eckhart Tolle)

Sorunlarla kaybolmak yerine, Paradigma değiştirin

Tamamı #BU Adresten alıntı olan Makaleyi Aslında kendime not olarak paylaşıyorum , sizler de kaynağından okuyabilirsiniz.

Sorunlarla kaybolmak yerine, Paradigma değiştirin

paradigma
Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz. Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, “sorunların içinde kaybolmak” yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu aşma şansını da yakalıyorlar. Örneğin; trende giderken, bir baba, 3 evladıyla oturup, sürekli ağlayan çocuklarına hiç, susun, demeden yolculuğa devam ettiğinde; siz ona ne kadarda gamsız adam, diyebilirsiniz. Ama yanlarına gidip de bir sorsanız, onların hastaneden geldiklerini, bir saat önce çocukların annelerinin öldüğünü ve eve döndüklerini öğreneceksiniz.

Oğlu olan Prof. Covey’in konuşmasını dinlemeye gelen annesi, arka sırada oturan 2 kişinin toplantı boyunca sürekli konuştuklarını görerek, çok öfkelenmiş ve oğlumu küçümsüyorlar diyerek çok üzülmüş. Yemek molasında oğluna, şunların kafasına çantamı indiresim geliyor, demiş. Oğlu; “anne o adam Finlandiyalı, burada simultane tercüme yok, mecburen tercümanı yanına oturttuk” demiş.

Havaalanında aktarma yapmak isteyen yaşlı bir hanım, uçağının 2 saat gecikmeli olduğunu öğrenince, dergiler ve bir kutu kurabiye alarak bekleme salonuna geçmiş. Yanındaki sehpaya da dergileri ve kurabiye kutusunu bırakarak, okumaya dalmış. Bir ara bakmış ki, yanındaki koltuğu oturan bir adam, sehpadaki kurabiye paketini açıyor ve yemeye başlıyor. Kurabiyelerin kendisine ait olduğunu hissettirmek isteyen kadın, adama dik dik bakmış. Hatta canı o an istemediği halde, kutudan bir kurabiyeyi ağzına atmış. Her halde kurabiyelerin sahibinin kim olduğunu artık anlamıştır diye düşünürken, adam bir tane daha ağzına atmaz mı? Hemen kadın da bir tane daha atmış ve bir yarışma başlamış, adam bir tane, kadın bir tane. Sonuçta kutuda tek kurabiye kalmış, adam onu hızlıca kaparak ortadan bölmüş ve gülerek kadına ikram etmiş. O sırada, kadının uçağının alana indiği anonsu duyulmuş ve işlemler için kadın bankoya gitmiş. Pasaportunu çıkartmak için çantasını açtığında, ne görsün; kendi kurabiye paketi, hiç açılmamış olarak çantasında duruyor. Meğer, bunca zamandır adamın kurabiyesini yiyormuş. Tabii çok utanmış ama, artık iş işten çoktan geçmiş.

Başkalarının düşünce ve davranışları hakkında hüküm verirken, elimizdeki veriler çoğu zaman yeterli olmuyor. Davranışların nedenini bilmeden çok yanlış yargılara varabiliyoruz.

Covey bu örnekleri şu sözlerle özetliyor; “aynı enformasyona farklı bakış, bizim davranışlarımızı belirler”. Buradan yola çıkarak, çözemediğimiz sorunlar için, paradigma (zihin haritası) değiştirmenin gereğini vurguluyor ve Einstein’in bir sözünü anımsatıyor: Karşılaştığınız sorunları, o sorunları yarattığınız düşünce düzleminde kalarak çözemezsiniz. Çoğumuzun zaman zaman yaptığı gibi, “sorunların içinde kaybolmak” yerine, paradigma değiştirmeyi başarıp, sorunlara farklı biçimde yaklaşabilenler, o sorunu aşma şansını yakalıyorlar. Zaten sorunlarımızı dostlarımızla paylaşmamızın nedenlerinden biri de, farklı bir bakışın, bize farklı davranabilme kapısı aralama ihtimali değil midir?

"Çözümsüz" gibi gördüğünüz sorunlar konusunda, Paradigma değiştirmenin önemi çok büyüktür. Aslında hayatımızı, başarımızı, mutluluğumuzu belirleyen bizim kendi davranışlarımızdır. Başımıza gelen her şeyle onlara verdiğimiz tepki ve yanıt arasında geniş bir hareket alanı vardır…”

"Paradigma" nedir?

Paradigma, Fransızca "paradigme" kelimesinden gelir. Türk dil kurumu sözlüğü anlam karşılığı; "Değerler dizisi" olarak tanımlanmıştır, herhangi bir bilimsel disiplin, veya başka epistemolojik (epistemolojik=bilginin doğası, kapsamı ve kaynağı ile ilgilenen felsefe dalı) içerikte düşünce kalıbına gönderme yapar. (facebook.com/Felsefe)

Düşünce Sistemi ve Ego

Tamamı #BU Adresten alıntı olan Makaleyi Aslında kendime not olarak paylaşıyorum , sizler de kaynağından okuyabilirsiniz.

Kendinizi düşüncelerinizden arındırın

Kendinizi düşüncelerinizden arındırın, özgürlüğün tadını çıkarın
İnsanları birleştiren fikirler değil, duygulardır
Bir fikir, insanı kendisine köle yapmaya başladığı anda öldürülmelidir!

Kendinizi düşüncelerinizden arındırın, özgür olun

düşünen kafa
Çoğu insanın düşünce sistemi büyük ölçüde istek dışı, otomatik ve tekrarlama şeklinde çalışır. Bu olgu, bir tür zihinsel parazitten daha fazlası değildir ve gerçek bir amaca hizmet etmez. Aslında düşünmezsiniz; düşünce kendiliğinden oluşur. "Düşünüyorum" ifadesi, bir kasıt bildirir. Bu kasıt, konu hakkında söz hakkınız olduğunu, kendi adınıza bir seçim yapabileceğiniz anlamına gelir, oysa çoğu insan için durum böyle değildir. "Yediklerimi sindiriyorum," "damarlarımda kan dolaşımını sağlıyorum" gibi sözler ne kadar yanlışsa, "düşünüyorum" demek de o kadar yanlıştır. Sindirim kendiliğinden olur; kan dolaşımı kendiliğinden olur; düşünmek kendiliğinden olur.

Zihinle tanımlama derecesi, kişiden kişiye değişir. Bazı insanlar kendilerini zihinlerinden arındırdıklarında, kısa bir süre için bile olsa, gerçek özgürlüğün tadını çıkarırlar ve o kısa süre içinde hissettikleri huzur, mutluluk ve canlılık, hayatı yaşamaya değer hale getirir.

Yaratıcılık, sevgi ve şefkatin güçlendiği zamanlar da vardır. Ama diğerleri, sürekli egolarına tutsak olarak yaşarlar. Kendilerine, başkalarına ve etraflarını saran dünyaya karşı yabancılaşırlar. Onlara baktığınızda, yüzlerindeki gerginliği, çatık kaşlarını veya gözlerinde'ki dalgın bakışları fark edebilirsiniz. Dikkatlerinin büyük bir bölümü, düşüncelerine yönelmiş durumdadır ve bu yüzden sizi gerçekten göremezler ve sizi gerçekten dinleyemezler. Dikkatleri yalnız zihinlerindeki düşünce biçimleri olarak var olan geçmişe veya geleceğe odaklanmıştır. Ya da size oynadıkları role uygun şekilde davranırlar ve yine kendileri olamazlar.

Çoğu insan, "gerçek benliklerine", "gerçek kimliklerine" yabancılaşmıştır. Bazıları öylesine yabancılaşmıştır ki, başkalarıyla paylaşımları herkese "sahte" görünür; tabii onlar kadar kendilerine yabancılaşarak "sahte" davranmayı benimsemiş olanlar hariç. Yabancılaşmak, herhangi bir ortamda, herhangi bir durumda, herhangi biriyle birlikteyken veya kendi başınızayken bile, sürekli huzursuz olmak demektir. Sürekli "eve" dönmeye çalışırsınız ama kendinizi asla evinizde hissedemezsiniz.

Kafanızdaki sesin kendine ait bir canı vardır ve çoğu kişi o sesin merhametine kalmış durumdadır. "Düşüncenin", diğer bir deyişle "zihnin" tutsağı konumunda olan insan, geçmişteki olaylarla şartlandığından, geçmişi tekrar tekrar canlandırmak durumunda kalır. Doğu'lular buna "karma" derler. İçinizde oluşan düşünceler ve algıladığınız zihin sesi ile, geçmişte olan biten bazı şeyleri tekrar canlandırdığınızda, gerçekte ne yaptığınızın farkında olamazsınız, zaten bilseydiniz, düşüncelerin esiri olmazdınız.

Binlerce yıldır, insanlık gitgide daha çok zihnin esiri olmuş ve kendisine hakim olan sahte kimliğin "asıl benlik" olmadığının farkına varamamıştır. Kendini sürekli zihniyle tanımladığından, sahte benlik duygusu "Ego" ortaya çıkmıştır.

Egonun yoğunluğu, kendinizi ne derecede zihninizle ve düşüncelerinizle tanımladığınıza bağlıdır. Düşünmek, bilincin, ya da gerçek kimliğinizin toplamının minicik bir parçasından başka bir şey değildir.

Yirminci yüzyılın en büyük yazarlarından Franz Kafka, Albert Camus, T. S. Eliot, James Joyce gibi yabancılaşmanın insan varlığının evrensel ikilemi olduğunu fark etmiş, muhtemelen kendi içlerinde de bunu derinden hissetmiş ve çalışmalarında muhteşem şekilde ifade etmişlerdir. Her ne kadar bir çözüm sunamamış olsalar da, bize insanlığın bu sorunuyla ilgili derin bakış açısı sunmuşlardır. Kişinin kendi sorununu açıkça tanımlayabilmesi, onu aşmak için atabileceği ilk adımdır.

"Ego", insan psikolojisinde kimliğin, kendini ikiye ayırdığı noktadaki çatlaktan içeri girer. Bu ayrımı "ben" ve "kendim" şeklinde isimlendirebiliriz. Dolayısıyla, kelimeyi "kişilik bölünmesi" şeklindeki anlamıyla kullanırsak, her ego, aslında bir şizofrendir.

Kendinize ait bir zihinsel imajla yaşarsınız ve bu kavramsal benlikle bir ilişki içine girersiniz. Hayatın kendisi kavramsallaşır ve "hayatım"dan söz ettiğinizde, konuştuğunuz kişilerin hayat'larından ayrı bir hayatınızın var olduğunu kabul edersiniz. "Hayatım" diye düşündüğünüz, yada konuştuğunuz ve buna inandığınız her seferinde, aldatıcı bir aleme sürüklenirsiniz. Eğer "hayatım" diye bir şey varsa, "hayat" ve "ben" ayrı şeyler olması gerekir ki, bu aynı zamanda hayatımı kaybedebileceğim anlamına da gelir. Ölüm, gerçek bir tehdit olarak görünmeye başlar. Kelimeler ve kavramlar, hayatı kendi içinde, gerçek dışı ayrı parçalara böler. "Hayatım" kavramının, ayrılık duygusunun kökeni, yani egonun kaynağı olduğunu söyleyebiliriz.

Eğer "ben" ve "hayat" farklı şeyler ise, yani "ben" hayattan başka bir şey isem, o zaman, var olan her şeyden ayrı konumda olmalıyım, ama onlardan nasıl ayrı olabilirim ki? "Ben" nasıl hayattan, Varlık'tan ayrı olabilir ki?, bu imkansızdır! Dolayısıyla, "hayatım" diye bir şey yoktur ve "ben" ayrı bir hayata sahip olamaz. "Benlik" hayatın kendisidir, ben ve hayat tek'tir, bunun aksi olamaz.

O halde, hayatımı nasıl kaybedebilirim ki? Zaten sahip olmadığım bir şeyi nasıl kaybedebilirim? "Ben" olan bir şeyi nasıl kaybedebilirim? Bu imkansızdır. (Eckhart Tolle - Var olmanın gücü)

sarı çizgi 

İnsanları birleştiren fikirler değil, duygulardır

İnsan Fikirleri
Fikirler; durağan, bireysel ve dogmatik olduklarında tehlikeli hale gelebilirler, çünkü gerçek; sabit değil dinamiktir. İnsanları birleştiren asıl şey; fikirler değil, duygulardır. İnsanlar asıl birleşmeyi; sevgide, merhamette, heyecanda, aşkta yaşarlar. Fikirler ile yaşıyoruz, onlar olmadan insan olma özelliğimiz kaybolur ve diğer hayvanlar gibi sadece güdüsel kalırız. Fakat fikirler yaratılışı sırasında saf ve erkli olsa da, onu kullanan insanın elinde kutuplaşarak, bireysel amaçlar için sömürü aracı haline gelmiştir.

Düşünme yetisi insanı insan yapan farklılıktır. Düşünen insan; bilimi, felsefeyi, toplumu, kültürü kendisi yaratıyor. Sonra İnsan, dönüp yarattığı o kültüre, felsefeye, topluma köle oluyor, farkına varamıyor kendi yarattığının esiri olduğuna.

Son yıllarda “Gerçekte yaşayan şey nedir?” sorusuna verilen bir cevap var: “Yaşayan şey sadece fikirler ve öğretilerdir”.

Fikirlerin insanları buluşturma özelliği vardır. Oysa farkında mıyız ki; insanı birbirinden ayıran şey de fikirlerdir. Fikirler, düşüncenin ürünü olan yayılgan tohumlardır. Bir gün bir beyinde doğar ve bilince ekilirler. Bir kez ekilen bir fikir, hızla büyüyüp tüm dünya bilincini kaplayabilir. Duygular her anın içinde aynı sabitlikle yaşansa da, yaşanmasa da, birleştiricilikleri sürekli ve dinamiktir. Fikirlerden daha çok bulaşıcı hale gelmeleri ise, onlara verilen izinle gerçekleşir.

İnception (Başlangıç) filmini izleyenler hatırlayacaktır; Cobb; uzun süre hapiste kaldıkları derin ortak rüyada mutsuz olan eşinin zihnine: “İçinde bulunduğumuz rüya gerçek dünyamız değil, eğer ölürsek asıl yaşamımıza uyanacağız.” fikrini tohumlayıp ekiyordu.

Cobb’un eşi, rüyadan kurtulup yaşama geri döndüklerinde; ekilen bu fikrin etkisinden kurtulamayarak, yaşamını sona erdirirse, asıl hayatına ve çocuklarına uyanacağını düşünüp intihar ediyordu. Bu fikre o kadar inanıyordu ki, çok sevdiği eşini arkasından gelmeye ikna etmek için, ölümüne eşinin sebep olduğunu yazan bir de vasiyet bırakıyordu. Cobb; kendi ektiği bu fikrin sonuçlarından kurtulup, evine ve çocuklarına dönmeye çalışıyordu. Ve kurtuluşunu da yine bir fikir tohumlamak ile sağlıyordu. Kendi ürünü olan fikrin esiri olmak, tam da böylesi bir şey işte.

Bir fikir aynı anda, hem hayatı kurtarabilir, hem hayatı yok edebilir. Belirleyici olan; her bir bireyde özgün farklılıklar gösteren insanın duyguları ve zamanın akışı içindeki sayısız değişkendir. Her şeyi "an" belirler, an'ın içindeki özgünlük belirler.

Filmin içindeki fikirler ve rüya konusunda ilginç bilgiler, film işte deyip geçecek kadar basit değil. Ekilen bir fikrin tehlikeli olup olmayacağını önceden bilmek de imkânsız aslında. Bunu kendi zamanının içinde her birey için yaşanan anlar ve duygular belirliyor. Bu yüzden yaşamın naturasına bakarsak, fikirlerin sabit olması da mümkün değil aslında.

Eski bilgiler ve görüşler bir kültürde çökmeye başlarken, insanlarda kaygılar oluşur. Korkunun gardiyanlığı bazen acımasızdır. Dünyanın döndüğünü söyleyen Galileo’yu yargılayan, İsa’yı ve Hallac-ı Mansur’u haça geren korku; fikirlerin değişmesine karşı koymaya çalışan kaygıdır. İnsanın kendi yarattığı fikirlere bu derecede tapınır hale gelmesinin de örnekleridir.

Bir fikir, insanı kendisine köle yapmaya başladığında öldürülmelidir

İnsan Fikri

Korkuda kutuplaşan insanlar, kendilerine göre mantıklı neden bulmakta aşırı ustadırlar. Dünya tarihindeki tüm acımasızlık sahnelerinde bu ustalık, ne yazık ki tarihi istediği gibi yazma erkine sahip olmuştur. Geldiğimiz noktada, kendimizi güya aydınlık ve modern sandığımız bir dönem yaşıyoruz. Fikirler; teknolojideki iletişim sayesinde, en hızlı yayılımını yaşıyor. Bir taraftan yayılan değişim titreşimleri çoğalırken, eski modası geçmiş fikirlerin rantlarda birleşen kuvvetleri, onları son gücüyle bastırmaya çalışıyor. Teknolojiyi kendi amaçları uğruna sömüren kutuplaşmalar, aslında son fırsatlarını kullanıyorlar. Kendi yarattığı fikirlerin kölesi olan insanlar, kendi kaygı denizinde kendini boğmak üzere.

Bir taraftan bu boğulmayı seyreden ve fikirlerden uyanıp tüm eski zincirlerinden kendini koparabilen, kendi içlerindeki sevgi bağını hissederek ona tutunan öncü insanlar var. Eski dogmatik enerjinin tüm gücüyle katletmeye çalıştığı bu insanların tek korunmaları da, yine içlerindeki sevginin kaynağı. Son güçleriyle ellerini uzatabildiklerini kurtarmaya çalışıyorlar. Ancak tutundukları fikirleri öldürebilenler, uzatılan bu elleri görebiliyor.

Fikirleri biz yaratıyoruz, onlar ölümsüz değildir, değişebilir. Beynin yapısını bilenler bilirler ki; bizim nöron nöron ördüğümüz yollardır onlar. Değiştirecek olanlar da bizleriz.

“Kendi yarattığına tapınan ve onunla yaradana şirk koşan insan” fikirlerin kölesi olan insandır. Değiştirme gücü ise, fıtratında zaten ham haliyle hep var olan güzel duygulardadır. Yaşanan tüm savaşlar fikirlerin savaşıdır. Fikirlerin kutuplaşmaları, savaş sırasında insanların duygularını sömürerek savaş aracı yaparlar sadece. Öfke, kızgınlık, kin, öç, korku adındaki duygulardır hizmetlerine aldıkları. Aşkı, sevgiyi, merhameti, barışı, şefkati savaş aracı yapmak ise mümkün değildir.

Fikirler ölümlüdür. Onun ne zaman öleceğini belirlemek de aslında çok basittir. İnsan hür olmaya adanmıştır. Onun köle olması, yaşamın temeline aykırıdır. Bir fikir, insanı kendisine köle yapmaya başladığı anda öldürülmelidir.

Yeni dönemde, tüm bağnaz, dogmatik, köleci, sabit fikirlerin ölümüne niyet ediyor, aşk, sevgi, merhamet ile birlikte yürüyeceğimiz yepyeni bir rüyanın doğumunu diliyorum. (Kaynak: indigodergisi.com)

Hepimiz Saf Enerjiyiz

Tamamı #BU Adresten alıntı olan Makaleyi Aslında kendime not olarak paylaşıyorum , sizler de kaynağından okuyabilirsiniz.

Hepimiz saf enerjiyiz!

Hepimiz saf enerjiyiz. Gördüğümüz şeylerin çoğu boşluktan ibaret!
Şans nasıl yakalanır? Şans yakalamanın temel kaideleri varmı?

Birey olmaktan kişiliğe ulaşım sürecini irdeleme

Nano Teknolojisi
Madde, birbirini sıkıca tutan moleküllerden oluşuyor. Atomlara gelince, onlar aynen birer güneş sistemi gibi. Ortalarında artı yüklü protonlar ve yüksüz nötronlardan oluşan birer çekirdek var, onun etrafında ise eksi yüklü elektronlar kendi yörüngelerinde dönüp duruyorlar. Bunu basite indirgeyerek şöyle hayal edebiliriz: Atom çekirdeğini oluşturan protonlarla nötronlar ile bunların etrafında daireler çizen elektronlar arasında çok boş yer vardır. Yani her atom, aslında bir miktar “katı” parçacıktan oluşuyor ve epeyce de boşluktan. Ki çekirdeği incelediğimizde, benzer şeyin onu oluşturan parçacıklar için de geçerli olduğunu görüyoruz.

Dikkat! Tüm bu karmaşık yapı, milimetrenin milyonda biri (1/1.000.000) kadar çapta bir hacmin içinde yer alıyor. Peki atomun aktif varlığı olan çekirdek, atomun hacmi içinde ne kadar yer kaplıyor? Çekirdeğin yarı çapı, atomun yarı çapının on binde biri (1/10.000) kadar. Bu hesaba göre çekirdeğin hacmi, atomun hacminin on milyarda biri. (1/10.000.000. 000) Geri kalan kısım boşluk.

Hacim olarak yalnızca on milyarda bir yer kaplayan çekirdeğin kütlesi, atomun kütlesinin % 99,95’idir. Her çekirdek, o atomun bir nevi kara deliğidir.

Gördüğümüz şeylerin çoğu, boşluktan ibaret

Hayal etmesi zor ama, atomun çekirdeği, bir bezelye büyüklüğünde olsaydı, elektronların kılıfı yüz yetmiş metre uzakta olurdu. Yani bizim “gördüğümüz” şeylerin çoğu, sadece boşluk. Tuttuğumuz, okşadığımız, kırdığımız her şey ve kendimiz, aslında büyük ölçüde, belki de tamamen boşluktan ibaretiz. Onu bizim için somut hale getiren mucize ise, yoğunlaşan enerji. Bu enerji alanları, mikroskopik ötesi derinliklere indikçe, daha küçük parçacıklar ve daha büyük boşluklar toplamını, bizim için tanıdık madde kılığına sokuyor.

Yani biz çeşitli enerji titreşimlerini algılar, bu bilgileri beynimizde sabit bir tasarıma dönüştürürüz. Neredeyse tüm insanlar, benzer biçimde çevirdiklerinden, cisimleri de benzer biçimde görür ve hissederler. Mesela renkler, titreşim enerjisi olarak gözümüze ulaşır, orada elektrik tetiklemeye dönüşür ve beynimiz “gördüğümüz biçimleri” üretir. Hatta değişik renk frekansları, bazı duygular oluşturup, içimizde bazı dalgalanmalara yol açar. Bu yüzden maddenin, her zaman aynı ısıya sahip olmasına rağmen, biz bazı renkleri soğuk veya sıcak diye adlandırırız. 

Enerji değiştirilebilir, nakledilebilir ama yok edilemez

Her algıladığımız görüntü biçimi, enerjiden oluşur ve aynızamanda başka bir enerji biçimine dönüşebilir. Bu yasa, enerjinin hiç kaybolmadığını, yalnız şekil değiştirdiğini gösterir. Enerji değiştirilebilir, nakledilebilir ama yok edilemez. Doğa filozofu Demokrit (M.Ö 460-371); Dünya’daki hiçbir şeyin gerçekten kaybolmadığını, yalnız değiştiğini keşfetmişti. Bugünün fizik bilgisi hala bu teoriye dayanmaktadır.

Madde, nasıl başka biçimlere veya bizim göremediğimiz bir enerjiye dönüşebiliyorsa, daha önce görünmez olan bir enerji'de maddeye dönüşebilir. Ayrıca formların değişimini etkileyebiliriz, enerji, bilinçaltı sayesinde yönetilebilir ve muhafaza edilebilir. Ne düşünüyorsak o, maddeye dönüşür ve her dilek, bir enerjidir. Dilek gönderilir ve dilek kendini gerçekleştirmek ister, yani maddeye dönüşmek ister. Yayılan düşünceler ne kadar yoğun ise, enerji o kadar güçlü olur. Ne kadar güçlü duygu yüklenilirse, o kadar itici güç alırlar. Maalesef negatif düşünceler içinde bu böyledir. Bizim ne düşündüğümüz, enerjinin umurunda değildir. Enerji iyi ile kötü arasında ayırım yapmaz, ahlak nedir bilmez ve de yargılamaz, neye dönüştüğü umurunda değildir, yalnız biçim değiştirir.

İşte bu sebeple olumsuz enerji aldığımızda dengemiz bozulur, olumlu enerji aldığımızda, mesela bize bir güzel söz söylendiğinde ruhumuz güler. İşte bu sebeple bitkiler, Mozart’ın su akışlı konçertolarını dinlerken daha hızlı serpiliyorlar, Wagner’in öfkeli senfonisi çalınca güdük kalıyorlar.

Bütün evren saf enerji

Enerjiyi dokunarak (iterek, vurarak, çekerek vs.) iletmiyoruz. Bütün evren saf enerji olduğundan, her şey iletken malzeme görevi yapıyor. Sese yüklenince, titreştirdiği hava moleküllerinin çarpması sayesinde, kulak zarımızca yakalanıp, elektrik sinyalleri olarak beynimize kodlanan, ekrana yazılınca ışık molekülleri ile gözümüzün arkasındaki sarı noktaya transfer edilip, yine elektrik sinyalleri olarak beynimizde izdüşümü alınan kelimeler en belli başlı iletken araç.

Bir tek kelime ile bir insanın dengesini alt üst etme gücü var bizde. Bir tek kelime ile, bir insanın gününü aydınlatmak, yada karartmak bizim elimizde. Bu kudrete karşılık biz de dokunulmaz değiliz. Yolladığımız kelimenin ekosu bize mutlaka geri dönüyor. Bir kısır döngü (ya da olumlu döngü) başlıyor. Üstelik bazen o kelimeye bizim yüklediğimiz anlam değil de, o kelimeyi yolladığımız insanın ona yüklediği anlam da yaratabiliyor bu karmaşayı. (Ya da aşk, güven, dostluk gibi güzellikleri.)

Kelimelerimizi çok dikkatli seçmemiz gerekiyor. Özellikle karşımızdakini bilerek ya da bilmeyerek incittiğimizi fark ettiğimizde.

Hayatı daha güzel, daha az stresli bir hale sokmak çok da büyük bir çaba gerektirmiyor. Geç kalmadan ağızdan çıkan basit bir “özür dilerim” ya da kırıldığımız zaman karşıdakini kazanmayı hedefleyen yalın bir “bu hareketinle beni ne kadar kırdığının farkında mısın” uyarısı dünyayı çok daha yaşanılır hale sokar.

Kaynak: www.islaminesil.com/madde-saf-enerji

sarı çizgi

Şans nasıl yakalanır?

şans - tavuz kuşu
Günlük yaşanan sayısız olayları, zaman zaman şans ve şanssızlıklara bağlarız. Diğer taraftan uğur getiren nesnelere de inanılır. Bilime meydan okusa bile, bu inançlar insanların günlük yaşamının bir parçası olmuştur. Herhangi bir rakam yada sayı, herhangi bir hayvan türü, yerleşen sabit fikirler, periler, melekler, vampirler, şeytanlar. Bazı istatistiklere göre dünyada her yedi kişiden biri, yaşamını bu gibi batıl inançlar üzerine kurmuş.

Bazı nesneler, bitkiler ve hayvanlar şekillerindeki sempatiklikten, yada çirkinlikten dolayı, batıl inançlara malzeme olmuşlardır. Aynı şekilde bazı hareket biçimleri de uğusuzluk olarak değerlendirilmiştir. İşte bunların en yaygın olanlarından bazıları;

Uğur ve Şans diye bir şeyin var olduğunu kimse inkar etmez; şanssızlık, kader, tesadüf, karma, yürekten istedim oldu, işim rast gitti gibi kavramları biliriz. Ancak şans'ın oluşmasında bizim de katkı payımız var mı?

Evet, şansı yakalamanın temel kaideleri var. Sağduyulu bir insan için hiç bir şey tesadüf değildir. İnsan dev bir mıknatıs gibidir. Düşüncelerimiz ile evrene sürekli mesaj göndeririz. Bu frekans gidip kendine en çok benzeyen frekans ile örtüşür. Bu düşünceler belirli frekansta enerjiye dönüşür.  Böylece düşündüğümüz şey, bize doğru yaklaşır. Örneğin, araba sahibi olmak istiyoruz. İstediğimiz bu arabanın yaydığı bir frekans var, düşüncemizin de belli bir frekansı var. İşte bu iki frekans evrende birbiri ile buluşur.

Sorun şu ki; insanların birçoğu, istemediği bir sürü şey düşünür! Sonra da neden bütün olumsuzlukların tekrar tekrar başlarına geldiğini merak ederler.

Yoğunlukla neye odaklanırsak, onu elde ederiz!

Çekim yasası, istenileni'de, istenilmeyeni'de hayatımıza çeker. Yani sizin bir şeyi iyi ya da kötü algılamanızla, veya olmasını isteyip, istememenizle ilgilenmez. Yalnız odaklanmış olduğunuz düşüncelerinize cevap verir.

Eğer kendinizi kötü hissediyorsanız, “Kendimi çok kötü hissediyorum.” sinyal'i yayarsınız. Bu durumda ruh haliniz tamamen kötü bir hale bürünecektir. “Neyi düşünür ya da neye odaklanırsanız, onu alırsınız”! Eğer bir şeyden hoşlanmıyorsanız ve sürekli yakınıyorsanız; yakındığınız şey size daha çok yaklaşır. Olaylara karşı pozitif bir bakış açınız var ise; pozitif kişi, olay ya da durumları kendinize çekersiniz.

Ne ekersen, onu biçersin!

En çok hasta olanlar, hastalıktan en çok bahsedendir. Bolluktan en çok bahsedenler ise, bolluk içinde olanlardır. Düşüncelerini değiştirirsen, hayatını da değiştirirsin. Düşüncelerini değiştirirsen, bakış açını değiştirirsin. Sahip olduğun bakış açısı, yaşam kaliteni belirler.

Mutluluk, insan hayatının olumlu düşünceleridir. Olaylara karşı önyargısız, pozitif yaklaşmak, olumlu bir hayat biçimidir. Eğer zor insanlarla karşılaşırsanız, size saldırıda bulunurlarsa, onlara karşılık vermek, sinirlenmek/kızmak acı sözler söylemek hiç bir işe yaramaz. Hissettiklerinizi, hiç düşünmeden dışarı vurmak, bir karşıtlık ortamı yaratır ve olumsuz duyguları tetikler. Saldırıda bulunan kişiye bir fatura ödetirseniz, onunla birlikte siz de bir fatura ödersiniz.

Zor insanlar her zaman olmuş ve olacaktır. İnsanların amaçlarını fark edip, soğukkanlılığınızı muhafaza edin. Sizi kurban etmelerine izin vermemeye kararlı olun. Soğukkanlı, güvenli ses tonuyla, bir tutam mizah katarak konuşun. Yapmaya çalıştıkları şeyin farkında olduğunuzu gösterin.

Size söylenenlerin temelde doğru olup olmadığını analiz etmeye çalışın, eğer doğru payı var ise, şikeyetleri anında sona erdirmek için özür dileyerek, münakaşayı daha başlamadan sona erdirin. Duruma dikkat çektiği için, karşı tarafa teşekkür etmekten çekinmeyin.

affet sözü şems
Önemli olan haklı ya da haksız olmak değil. Kavganın, çekişmelerin, kazananını yoktur. Ya kaybedersiniz, ya daha çok kaybedersiniz. Önemli olan kalp kırmamak, yargılamadan iyilik yapabilmek.
"Bilgelik", haklı bile olunsa, özür dileyecek kadar asil olabilmektir. Egonuzu kontrol edemediğiniz sürece, o sizi kontrol etmeye devam edecek ve böyle olduğu sürece, tüm Dünya sizin olsa dahi, asla mutlu olamayacaksınız.

Ne verirseniz onu alırsınız, ne ekerseniz onu biçersiniz, hangi dişüncelerde yoğunlaşırsanız, düşündüğünüz her ne ise, hayatınızda o var olur. Eğer insanlara kuşku ve küçümsemeli davranırsanız, onlarda size aynı şekilde davranır, insanlara onurlu, saygılı davranırsanız, aynı şekilde yanıt vermeleri muhtemeldir.

İradeniz karşısında hiç bir şey imkansız değildir. Yeterince israr ettiğiniz takdirde, istediğiniz her şeye ulaşabilirsiniz. Ne olursa olsun, olumlu bir bakış açısı muhafaza ediniz.

Kaynak: Çeşitli yazılarından derlenmiştir.

§

Popular Posts

Translate